Mehmet KÜÇÜKEKEN'in 2 Nisan 2025 tarihli yazısı: Tuzluk
Tuzluk, en temel anlamıyla yemeklere tat vermek için kullanılan bir mutfak gerecidir.
Sofraların vazgeçilmezi olan bu nesne, her masada mutlaka vardır; yemekler değişse de, oturanlar değişse de ikramlar değişse de, konuşulanlar değişse de. Hem de masanın tam ortasında, herkesin görebileceği bir yerde, tabaklarla uyumlu olmayabilir, yuvarlak ya da kare, boş ya da dolu, büyük ya da küçük, genelde beyaz ama her renkte, önemi tuz gibi değerli bir mineral grubu besini saklar içinde tatsız yemeklere lezzet versin diye.
Hele, içindeki tuzu kontrolsüzce saçar ya da hiç dökmezse işlevsiz hale gelir. Fırlatır atarsınız ama yine masada kalır boş ya da dolu. Bunun yanında "tuzluk" kelimesi, mecazi anlamda kullanıldığında bambaşka bir boyuta evrilir ve derin sosyolojik, psikolojik ve ahlaki açılımlara kapı aralar.
Türkçede “tuzluk” kelimesi, argo bir kullanımda, bir topluluğun içinde bulunduğu gruba zarar veren, ihanet eden ya da çıkarları için başkalarını manipüle eden kişiyi ifade eder. Bu kişi, genellikle güvenilmez, ikiyüzlü ve kendi menfaatini topluluğun iyiliğinin önüne koyan biri olarak tanımlanır.
Sadece Türkçede mi?
Tuzluklar, sadece Türkçeye özgü bir kavram değil. İngilizcede “yes-man” (evetçi), “backstabber” (arkadan bıçaklayan) veya “snake in the grass” (çöldeki yılan) gibi ifadeler, aynı karakterleri tanımlar. Antik Yunan’da “sycophant” (dalkavuk), Roma’da “delator” (ihbarcı) vardı. Tarih boyunca her kültür, bu tipleri fark etmiş ve isimlendirmiştir.
Peki, bu evrensel DNA’nın sırrı ne?
İnsan doğasının gölgesi: Bencillik ve korku. Tuzluklar, bu gölgede büyür.
Mecazi anlamda "tuzluk," bulunduğu ortamda pasif kalan, iradesiz, rüzgar nereden eserse oraya eğilen, otorite karşısında dik duramayan, liyakatsiz ama konfor alanından çıkmak istemeyen bireyleri tanımlar. Bu kişiler genellikle haksızlıklar karşısında sessiz kalan, güçlü olanın yanında saf tutan ve sadece bulundukları konumdan faydalanmaya çalışanlardır. Karar alırken bağımsız düşünemez, sürekli bir üst merciinin veya grubun direktifleri doğrultusunda hareket ederler.
Farklı toplumsal yapılarda kendine özgü biçimlerde ortaya çıkan tuzluklar; siyasette, bürokraside, toplumda, sivil toplum kuruluşlarında (dernek, vakıf, sendika, platform) cemiyetlerde, partilerde, hükümetlerde, kulüplerde, askeri ve kamusal alanda, üst yönetimlerde, iş yerlerinde, akrabalar, komşular ve arkadaşlar arasında bu rolü üstlenen kişiler, genellikle benzer karakteristik özellikler sergiler. Bu kişiler, içinde bulundukları topluluğun dinamiklerini kendi çıkarları için kullanır ve çoğu zaman güveni zedeler.
İşte bu basit sofra gereci, toplumsal ilişkilerde ve çeşitli ortamlarda zehirleyici bir rol üstlenen kişileri tanımlamak için güçlü bir metafora dönüşür. Genel bir ifade ile mecazi anlamda "tuzluk", bulunduğu ortama sürekli olarak olumsuzluk, fitne, dedikodu, kıskançlık ve ayrıştırıcı söylemler serpen kişiyi ifade eder. Tıpkı aşırı tuzun yemeğin tadını bozması gibi, bu kişiler de bulundukları ortamın huzurunu, uyumunu ve verimliliğini baltalarlar.
Tuzluk karakterler, hemen hemen her toplumsal yapıda görülebilir. Bu bireyler, bulundukları ortamın dinamizmini ve adalet dengesini olumsuz etkileyerek çürümenin başlangıcına zemin hazırlarlar. İşte bazı alanlardaki tuzluk karakterlerin yansımaları:
Siyasette ve bürokraside tuzluklar, genellikle mevcut üst makamların her dediğine "evet" diyen, sorgulamadan kabul eden, yanlışlara karşı körleşmiş kişilerdir. "Dalkavukluk" ile özdeşleşen bu tipler, güç kimdeyse ona yanaşır ve liyakat yerine sadakatin ön plana çıkmasına neden olur. Böyle bir yapıda devlet mekanizması, yetkin olmayan kişilerin eline geçerek yozlaşır. Aynı zamanda makam ve mevki elde etmek için ilkelerini satan, yolsuzluklara göz yuman ya da gizli ittifaklar kuran kişilerdir. Bu kişiler, güç ve statü peşinde koşarken halkın ya da devletin çıkarlarını göz ardı eder. Ve İşleri yokuşa süren, bilgi saklayan, kayırmacılık yapan, astlarını ezerek veya üstlerine yaranarak yükselmeye çalışan, kurumun genel menfaatini göz ardı eden bürokratları da bu grupta değerlendirmek gerekir.
Platon’un şu sözü, bu noktada çok anlamlıdır:
“Devlet işleriyle ilgilenmeyenler, kendilerinden daha aşağı kimseler tarafından yönetilmeye mahkumdurlar.”
Toplum içinde tuzluk karakterler, her söyleneni sorgusuz sualsiz kabul eden ve bireysel düşünce geliştiremeyen kişilerdir. Sivil Toplum Kuruluşlarında (kulüp, dernek, vakıf, sendika, platform) ve cemiyetlerde ise lider figürüne karşı kayıtsız şartsız itaat eden, gerçeği görse bile sorgulamaktan kaçınan bireyler, bu tanıma girer. Bu da bireyin özgür iradesini kaybetmesine ve manipülasyona açık hale gelmesine yol açar. En açık ifadeyle sürekli dedikodu yayan, insanları birbirine düşüren, gruplaşmaları körükleyen, kıskançlık ve haset duygularıyla hareket eden, olumlu gelişmeleri görmezden gelen kişilerdir diyebiliriz.
Siyasi partilerde, liderin her dediğini onaylayan ve farklı bir bakış açısı geliştiremeyen tuzluklar, zamanla partinin düşünsel donuklaşmasına neden olur. Çoğulculuk ortadan kalkar, tek sesli bir yapı hakim olur. Bu durum, siyaset kurumunun yozlaşmasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine neden olur.
Askeri camia, toplumun güvenliği ve savunması için hayati bir rol üstlenen, bu nedenle diğer tüm meslek grupları arasında gerçekten özel bir konuma sahip olan bir yapıdır. Ancak, bu eşsiz camianın içinde nadiren de olsa dönem dönem beliren ve sayıları yok denecek kadar az olan bazı tuzluklar bu özel konumu gölgeleyen davranışlar sergiler. Bu bireyler, askeri disiplin ve hiyerarşiyi kişisel çıkarları için bir araç haline getirir. Astlarının başarılarını sahiplenerek haksız kazanım elde etmeye çalışır, onları yanlış yönlendirerek kurumun itibarını zedeler. Dahası, yetki ve inisiyatif kullanmaktan kaçınarak pasif bir tutum sergilerler. Operasyon, harekat ve savaş stratejilerinde askeri doktrinlerden uzak duran bu kişiler, stratejik düşünme yeteneğinden yoksun olmalarından dolayı ordunun gücünü, kabiliyetini ve motivasyonunu olumsuz yönde etkiler. Bu durum, tarihin bazı sayfalarında kendini göstermiş midir? Evet, öyle görünüyor ki, bu tuzlukların gölgesi camianın motivasyonunu zaman zaman gölgelemiştir. Teşkilatın özünü koruyan disiplin ve fedakarlık gibi değerler, bu tür bireylerin olumsuz etkilerinden her zaman daha güçlü olmuştur ve olmaya da devam edecektir.
Sun Tzu’nun şu sözü bu noktada aydınlatıcıdır:
“Savaşta başarılı olanlar, önce kazanıp sonra savaşa girerler. Kaybetmeye mahkum olanlar ise önce savaşıp sonra kazanmaya çalışırlar.”
Kurumsal hayatta tuzluk karakterler, yöneticilerine sürekli uyum sağlayarak kendi fikirlerini söylemeyen, sadece patronun gözüne girmek için çalışan kişilerdir. Bu kişiler iş ortamında rekabeti ve verimliliği düşürür, statükoyu koruyarak yeniliğe direnirler. Böylece, şirketler zamanla çağın gerisinde kalır.
İş yerinde ve çalışma ortamında tuzluklar, ekip ruhunu baltalayan, iş arkadaşlarının projelerini çalan ya da patrona yaranmak için başkalarını kötüleyen çalışanlardır. Sürekli şikayet eden, negatif enerji yayan, iş arkadaşlarına köstek olan, dedikodu ve entrika çeviren, ekip ruhunu bozan çalışanlar tamda bu sınıfa girer.
Aile içinde veya arkadaş ortamındaki tuzluklar, haksızlıklar karşısında sessiz kalan, güçlü olanın yanında saf tutan kişilerdir. Onlar için önemli olan adalet değil, menfaatlerini korumaktır. Arkadaşlar arasında en çok kıskançlık eden, sır tutmayan, arkadan iş çeviren, sürekli eleştiren ve küçümseyen, güveni zedeleyen kişiler olarak ortaya çıkar.
Komşular arasında da dedikodulara sessiz kalan veya yanlışları görmezden gelen tuzluklar, sosyal bağların zayıflamasına neden olur. Huzursuzluk çıkaran, kurallara uymayan, başkalarının özel hayatına müdahale eden, sürekli şikayet eden ve tartışma yaratan bireyler.
Akrabalar arasında: Bu daha kişisel düzeyde, miras kavgası çıkaran, aile sırlarını ifşa eden, sürekli eleştiren ve yargılayan, dargınlıklara neden olan kişiler olarak göze çarpar.
Tuzlukların varlığı, bir topluluğun temel yapı taşlarını sarsar. Siyasette yolsuzluk ve halkın devlete olan inancının azalması, iş yerinde verimsizlik ve motivasyon kaybı, ailede ise duygusal kopuşlar bu etkilerden bazılarıdır. Toplumun dokusunu zayıflatan bu kişiler, kolektif bilinci yaralar ve bireyler arasında şüphe tohumları eker. Filozof Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramı burada anlam kazanır; tuzluklar, büyük bir kötülük yapmasalar da sıradan bencillikleriyle toplumu çürütürler.
Tuzlukların aksine, onur, liyakat ve öz değer sahibi bireyler, toplumu bir arada tutan çimentodur. Bu kişiler, kendi çıkarlarını topluluğun iyiliğinin önüne koymaz, dürüstlükten ödün vermez ve güvenilirlikleriyle öne çıkar. Antik Yunan filozofu Sokrates’in “İyi bir insan olmak, zengin olmaktan daha değerlidir.” sözü, bu bireylerin duruşunu özetler. Onlar, manipülasyon yerine samimiyeti, bencillik yerine fedakarlığı tercih eder.
Konfüçyüs ise şunları söyler: “Kendi ahlakını düzelten kişi, başkalarını da düzeltir.” Öz değer sahibi bireyler, çevrelerine ilham verir ve toplumu yükseltir. Tuzluklar kaos yaratırken, bu kişiler düzen ve uyum inşa eder. Nietzsche’nin “Kendin ol!” çağrısı da bu bağlamda anlam bulur; tuzluklar maskelerle yaşarken, öz değer sahibi bireyler kimliklerini korur.
Sonuç: Tuzluk mu, Tuz mu?
Tuz, yemeklere lezzet katar; ancak tuzluk, mecazi anlamda, toplumu zehirler. Tuzluk rolünü üstlenenler, kısa vadeli kazanımlar için uzun vadeli yıkımlara yol açar. Buna karşılık, karakter, onur ve liyakat sahibi bireyler, toplumu ayakta tutar ve geleceğe taşır. Albert Camus’un dediği gibi: “İnsan, neyse odur; neyi seçerse, o olur.” Tuzluk olmak ya da tuzun kendisi olmak, nihayetinde bireyin kendi seçimidir. Toplumlar ise bu seçimlerin toplamından ibarettir.
Soru şu: Siz, sofraya lezzet katan tuz mu olacaksınız, yoksa onu yanlış kullanan bir tuzluk mu?
Cevap, sizin karakterinizde saklı.
Aristoteles: "Erdem, aşırılıkların ortasında bulunan altın orandır." Dengeli ve ölçülü davranışlar sergilemek, erdemli bir karakterin göstergesidir. Tuzluklar ise genellikle aşırı uçlarda hareket ederler.
Mecazi anlamda "tuzluk" rolünü üstlenen kişiler, bulundukları her ortamda zehirleyici bir etki yaratırlar. Toplumsal huzurun, iş verimliliğinin ve insani ilişkilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için bu tür davranışların farkında olmak ve bunlara karşı bilinçli bir duruş sergilemek hayati önem taşır. Karakter, kişilik, onur, liyakat ve öz değer sahibi bireylerin örnek davranışları, "tuzluğun" olumsuz etkilerini azaltmada ve daha adil, huzurlu ve verimli ortamlar oluşturmada en önemli panzehirdir. Unutmamalıyız ki, her birimiz kendi davranışlarımızla çevremize ya "tat" ya da "acı" katma potansiyeline sahibiz.
Seçim, daima bize aittir.
Toplumların gelişimi, bireylerin niteliğine bağlıdır. Eğer tuzluk karakterler çoğunlukta olursa, yozlaşma kaçınılmaz hale gelir. Ancak adalet, onur ve liyakat sahibi bireyler, toplumsal çürümeye karşı en büyük kalkandır.
Bu yüzden her bireyin, kendine şu soruyu sorması gerekir:
"Ben gerçekten bağımsız düşünen, erdemli bir birey miyim, yoksa sadece bir tuzluk muyum?"
Sonra, sofranızdaki tuzlukla yüzleşin…
İçindeki tuzu kontrolsüzce saçan ya da hiç dökmeyen tuzluğu masanızdan kaldırın!
Muhatabınız ‘’tuz’’ olsun!